12 Ağustos 2026 Çarşamba

I Will Find You

 


I Will Find You, ABD 2026.

Harlen Coben’in aynı adlı romanından uyarlanan 8 bölümden oluşan mini dizi.

Oğlunu öldürmek suçundan hapis cezası alan babanın, beklenmedik bir anda gelen ipucuyla oğlunun yaşadığına dair iz alması üzerine hapisten kaçışını ve oğlunu bulmak için yaşanan gerilim ve gizem dolu hikayeyi izliyoruz.

Hapishanede beş yılını dolduran David, eski eşinin kız kardeşi tarafından gelen bir ziyaret esnasında kendisine gösterilen fotoğraf karesinde arka planda çıkmış bir erkek çocuğunun oğlu olabilme ihtimalini göze alır ve hapisten kaçmanın yolunu aramaya başlar. Hem içeriden hem dışarıdan ona yardım eden insanlar sayesinde hapisten kaçmayı başarır ve oğluna dair elinde tek kanıt olan fotoğraf karesi ile bir iz sürer.

Bu süreçte karşısında kimlerin olduğunu bilmeden oğlunun bulunmasını istemeyen kişiler tarafından rahatsız edilir ve diğer taraftan da FBI hapisten firar etmiş babayı aramaya başlar. Kendisini ikili bir kovalamacanın içinde bulan David ne pahasına olursa olsun oğlunu bulmak ve onsuz geçirdiği beş yılı telafi etmek ister. Aynı zamanda üzerine yıkılan bu cinayeti aklayıp adını temize çıkarmak ve yeni bir hayata oğluyla başlamayı diler.

Her bölüm ayrı heyecanlı ve ters köşe barındırıyor. Diziyi izlerken kime güvenip güvenemeyeceğinizi bilemezken olaylar, beklenmedik şekilde şekil değiştirip izleyiciyi ekrana bağlamayı başarıyor.

Dizide David rolünü canlandıran ve Avatar filmiyle aşina olduğumuz Sam Worthington’ı görüyoruz.

5 Ağustos 2026 Çarşamba

Hamnet | Maggie O’Farrell

 


Hamnet, Maggie O’Farrell.

Yazar, kitabı iki farklı zaman diliminde okurlarına sunuyor. Geçmiş ve şimdiki zamanda meydana gelen olaylar okuyucuyla buluşuyor.

Shakespeare’in ünlü oyunu Hamlet’in nasıl meydana geldiğini Yazar Maggie O’Farrell’in kurgusuyla bu kitapta okuyoruz. 

Agnes (Shakespeare’in eşi), doğa ile bağ kuran şifacı yönüyle bilinir. Küçük yaşta annesini kaybeder; üvey annesi ve doğacak yeni kardeşleriyle bir arada yaşamanın kaderini paylaşır.

Kitapta Shakespeare’in adını açıkça hiçbir zaman görmüyoruz ama kitabı okuduğumuzda Agnes’in aşık olduğu ve evlendiği o adamın Shakespeare olduğunu, doğacak çocuklardan biri olan Hamnet’ten dolayı biliyoruz.

Kalabalık bir ailenin içinde büyüyen Agnes, evliliğiyle yine kalabalık bir ailenin içinde yaşamaya devam edebilmenin mücadelesini verir. Agnes’in eşi hiçbir zaman kendini baba mesleğine ait göremediği için Londra’ya gitmek ve orada işlerini yoluna koyup bir ev alıp çekirdek ailesini huzur içinde yaşatmayı hedefler. Agnes ilk çocuğu Susanna’yı dünyaya getirdiğinde eşini çoktan Londra’ya hayallerini gerçekleştirmesi için göndermiştir. 

Agnes’in daha sonra ikizleri doğar: Hamnet ve Judith adında bir oğlan ve kız çocuğu. İkisi birbirinin tıpatıp aynısıdır. 1580’li yıllarının Londra’sında veba salgını baş gösterir. Agnes, eşinden yıllarca uzakta olmanın verdiği bir eksiklikle çocuklarını hep yalnız büyütmüş; yavrularına hem anne hem baba olmuştur. Yılın birkaç zamanında ziyarete gelen babaları ise Londra’da tiyatro işlerine ilgi duymuş ve orada kendini ilerletmiştir.

Veba salgını ikizlerden birinin ölümüne sebep olur ve sonrasında yaşanan yas süreci Agnes’in evliliğini sarsar. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde anne babanın bu acıyla farklı şekillerde başa çıkma çabasını da okuyoruz. Bir aile trajedisiyle birlikte bunun sanata aktarımını da görmüş oluyoruz.


“Birinin acısını ve ıstırabını, diye düşünüyor Agnes tabakları kaldırırken, gözden kaçırmak öyle kolay ki.”(sayfa 152)

“Onları bir arada tutan raptiyenin Hamnet olduğunu nasıl bilebilirlerdi? Onun yokluğunda yere düşüp kırılan bir bardak gibi paramparça olarak dağılacaklarını?”(sayfa 220)

“Sonbahar da korkunç geçiyor. Sabahın ilk saatlerindeki o soğuk. Bahçeye çöken sis. Kümeslerinde bağır çağır homurdanan,  dışarı çıkmayı reddeden horozlar. Yaprakların kenarlardan kurumaya başlaması. Hamnet’ın yaşamadığı ve hissetmediği bir mevsim. Onsuz dönmeye devam eden bir dünya.” (sayfa 231)

“Bahçeler oldukları gibi kalmazlar. Sürekli değişim halindedirler.”(sayfa 263)




28 Temmuz 2026 Salı

Konya Gezisi | Kyoto Japon Parkı, Tropikal Kelebek Bahçesi, Meram Deresi ve Konya Lezzetleri

 

📍Kyoto Japon Parkı

Konya’daki Japon Parkı için oldukça heyecanlıydım. Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan bu yer Türkiye’nin en üyük Japon bahçesi ünvanına sahip. Konya ile Japonya’nın Kyoto şehri arasında kardeş şehir ilişkisini simgeleyen bu parka adımınızı attığınızda Japonya’da yer alan o huzur verici bahçelerdeki ambiyansı hissediyorsunuz. 


Gezimiz boyunca hava genellikle bulutlu olsa da doğa ile iç içe olup yine doğayı hissetmek oldukça keyif vericiydi. Parkın içerisinde yürüyüş yapıp etrafı keşfetmeye başladık. 


Bahçenin içerisinde Japon mimarisine uygun dizayn edilmiş bir kafe de vardı. Göletleri de bahçede görebiliyorsunuz. İçerisinde Japon balıkları ve su kaplumbağaları ahenkle süzülüyordu.



Burada kendimi sanki Japonya’da bir Japon bahçesini geziyormuşum gibi hissettim. İnsana huzur veren sakinliği ve göz kamaştıran dizaynı burayı iyi ki ziyaret etmişim dedirtiyor.


Sonraki durağımız en çok merak ettiğim ve görmeyi istediğim Tropikal Kelebek Bahçesi idi. Çocukluğumdan beri süregelen kelebeklere olan sevgimin ve tutkumun burada göreceğim birbirinden farklı kelebek çeşitleriyle daha da artacağını nereden bilebilirdim. :)


📍Konya Tropikal Kelebek Bahçesi

İçeriye girmek için öncelikle gişeden biletlerimizi alıyoruz. Kapalı ve tropikal bir ortam oluşturulmuş nemli alanda birbirinden farklı kelebekler karşılıyor bizi. Kimi kelebekler etrafta kanat çırpıyor, kimileri onlar için konulan meyve ve sebzelerden besleniyor.  Adeta çocukluğuma dönüyorum bu yerde. Tıpkı bahçede kelebeklerin etrafında koşuşturan küçük bir kız çocuğu gibi heyecanlanıyorum.

Bu anı unutmamak için fotoğraflar çekiyorum. Diğer taraftan gezi alanının sonuna doğru kelebeklerin yaşam dögüsünü, ölmüş kelebeklerin sergilendiği bir alanı da gezip bu güzel yere veda ediyoruz.








📍Mithat Tirit

Konya’ya kadar gelmişken tirit yemeden olmaz dedik ve bu mekana tirit denemeye geldik. Mekan oldukça kalabalıktı. Tirit için beklentimiz oldukça yüksekti ve bu lezzeti tatttığımızda mekanın kalabalık olmasının nedenini anladık. Burada denediğimiz tiriti beğendik. 


📍Aziziye Camii

Karatay ilçesinde Bedesten Çarşısı içerisinde yer alan son Osmanlı eserlerinden biri. Türk barok tarzının en güzel örneklerinden biri olan camii, 1867 yılında çıkan büyük bir yangında yanıyor ve 1871-74 yıllarında tekrar inşa ediliyor.


📍Mevlana Müzesi




Konya’da geçirdiğimiz ikinci güne merhaba diyor ve kendimizi Konya sokaklarına yeniden atıyoruz. Sabahın ilk öğünü kahvaltıyı Konya sıkmasıyla yapalım diyoruz ve yol üzerinde karşımıza çıkan bu mekana şans veriyoruz.



📍Meşhur Sıkmacı Mehmet Usta 

Günün ilk öğününü afiyetle yiyoruz ve dükkan sahibinin misafirperver sohbetinden sonra sıradaki rotamıza doğru yola koyuluyoruz.


📍Konya Arkeoloji Müzesi



Konya’da yer alan arkeoloji müzesini ziyaret ettik. Meram ilçesinde bulunan müzede; Çatalhöyük buluntaları, Roma dönemi lahitleri ve Neolitik Çağ’dan Bizans’a kadar pek çok eser sergileniyordu. 


📍Alaaddin Camii ve Alaaddin Tepesi

Bir sonraki durağımız Alaaddin Camii ve tepesi oluyor. Anadolu Selçuklu Devleti zamanında inşa edilen bu tarihi mekan şehrin ulu camiisi olarak yaptırılmıştır.


📍Meram Bağları

Adını bulunduğu Meram ilçesinden alan, içerisinde asırlık ağaçların ve akarsuyun bulunduğu mesire yeri. Buraya gelmişken yunuslara binip doğa ve su ile iç içe bir aktivite gerçekleştirebilirsiniz.



📍Havzan Etli Ekmek

Konya’ya gelmişken etli ekmek yemeden dönmek olmaz. Birkaç yerde denediğimiz etli ekmeklere göre burası en çok beğendiğim mekan oldu. Ancak mezeleri biraz daha çeşitli olabilirdi.



📍eantep baklavaları katmer künefe

Tatlı molası verdiğimiz bir mekan. Katmer, künefe ve baklava çeşitlerini deneyimleyebileceğiniz bir yer. Özellikle malzemelerin Gaziantep’ten geldiği belirtildi. Burada yediğimiz katmer de oldukça lezzetliydi. Konya’daki gezimizi burada noktaladık.




…devam edecek



26 Temmuz 2026 Pazar

Koku | Patrick Süskind

 


Koku, Patrick Süskind.

Roman, okurlarını 18. yüzyıl Fransa’sına götürüyor. Henüz yeni doğmuş olan Jean-Baptiste Grenouille doğar doğmaz annesi tarafından bir pazar yerinde kundakta ölüme terk edilir. Grenouille’in ağlama sesi insanlar tarafından fark edilince kilisede bir rahibin yardımıyla bebeğe sütanne bulma arayışları başlar. Ama ilginç olan bir şey vardır. Bebeğin kendine ait bir kokusu bulunmamaktadır. Bu yüzden onu sahiplenen sütanneler onu tuhaf bulup bebeği emzirmek istemezler. 

Grenouille bir şekilde hayatta kalmayı başarsa da onun bu farklılığı insanlar tarafından her zaman fark edilir. Ama onu tuhaf bulan bu insanlar bilmezler ki Grenouille’nin de kendine özel bir yeteneği vardır. O, etrafında aldığı tüm kokuları hafızasına kaydeder ve vakti zamanı geldiğinde o kokuyu en ince ayrıntısına kadar analiz edip hatırlar.

Bu özel yeteniğini kullanmak isteyen Grenouille, son günlerde işleri yolunda gitmeyen bir parfümcünün yanında kalfa olarak işe girer. Hem yeteneğini geliştirmeyi hem de ileride kendi dükkanını açma hayalini kuran Grenouille böylelikle yeni işini bir fırsata çevirmiş olur. 

Kendine ait bir kokusu olmayan Grenouille insanlardan soyutlanırken, kokusu olmadığı için normal bir insan olamamanın dışlanmışlığını yaşarken diğer taraftan kokusu hoşuna giden insanların da katili olur ve öldürdüğü insanların kokularını üretip parfüm adını verdiği o cam şişelere hapsetmektedir. Hırsları uğruna yaptığı eylemlerle insanlığını yitiren bir ana karakterin hikayesini okuyoruz.


“Oysa insanın aklını kullanabilmesi için en başta iç güvenine, huzura ihtiyacı vardı.” (sayfa 20)

“Parfüm zaman içinde yaşar; gençliği, olgunluğu, yaşlılığı vardır. Ve ancak hayatının üç çağında da aynı hoş biçimde koku veriyorsa başarılı olmuş denebilir. (sayfa 70)

“İnsanın felaketi, sessizce odasında, ait olduğu yer olan odasında oturmak istememesinden gelir,der Pascal.” (sayfa 64)

“İnsan nereye baksa bir telaştır gidiyordu.”(sayfa 65)

“Kokuların öyle bir inandırıcılığı vardır ki, sözden, gözle görmekten, duygudan, iradeden daha güçlüdür. Savılıp atılamaz bu inandırıcılık, soluduğumuz havanın ciğerlerimize işleyişi gibi, o da içimize işler, doldurur bizi, hepten ele geçirir, çaresi yoktur.”(sayfa 92)


 

BİRPEMBESEVER