15 Aralık 2024 Pazar

Konuşmamız gereken şeyler

 


Sevgili okur,

İnsanlar neden kendi içinde yaşadığı olumsuz duyguları başka insanlara o duyguları bulaştırmaya ya da yıkmaya çalışır?

Bu soruyla başlamak istedim çünkü geçen haftanın perşembe gününde iş yerimde haksız sebepten ötürü tatsız bir olay yaşadım. Karşı tarafın haklı olmadığı bir sebepten dolayı çirkinleşen tarafı ve yersiz öfkesi yükselen sesine yansırken beni, kendi çirkinliğine sürükleyememesinden artan öfkesi yalnızca kendisine kaldı. Ben mesleki kimliğimi unutmadan söylemek istediklerimi söylemiş olmanın rahatı ve huzuru içerisindeyken kendisi, öğretmen kimliğini ve benden fazlaca olan mesleki tecrübesini öfkesine yenik düşmesi ile unutmuş oldu. 

Olayın nedenini tam olarak bilmiyorum. Karşı tarafın gerçek niyetini bilmediğimden ötürü. Yaptığım şey ise boş dersimde kütüphanede kitap okumak. Okul kütüphanesini kullanım amacı dışında kullanan öğretmenler oluyor zaman zaman. Mesela öğrenciye bireysel ders anlatmak gibi. Kütüphaneyi ben amacına uygun kullanırken ders bitiş zili çaldığında bireysel dersini anlatan bir öğretmen tarafından yüksek sesle ve öfkeli bir şekilde uyarılmaya başlıyorum. Kütüphanede kitap okumamamı gidip öğretmenler odasında okuyacağımı söylüyor kendisi. Sanki kütüphane yalnızca ona tahsis edilmiş gibi kimin orada olup olmayacağına o karar veriyor. İçeride sessiz bir şekilde kitap okuyan ben, yalnızca yüzü öğretmenine bakan öğrencinin dikkatini dağıtıyormuşum. İşte ona göre sebep bu. Okul kütüphanesi oldukça büyük ve çok sayıda da masa ve sandalye bulunuyor.

Sonrasında bu olay sakız gibi uzamaya başladı. Ona verdiğim sakin ve yerinde yanıtlar onu çıldırtmış olacak ki öfkesini alamayıp yine onu, beni müdür yardımcısına şikayet etmeye kadar götürdü. Meğerse ben kütüphane içinde sesli şekilde kitap okuyormuşum, telefonla konuşuyormuşum daha neler neler duydum. Uzun lafın kısası iftiraya uğradım. Ne kütüphaneymiş dedim kendi kendime. Müdür yardımcısına koşmasından hızına alamayan öğretmen hanım sınıfıma gelip yine benimle bağırır bir şekilde konuşmaya başlarken kendi öfke ve nefret duygusuna beni çekmeye çalışsa da yine başarılı olamadan benden yerinde ve ölçülü cevaplarını fazlasıyla aldı.

Kütüphane içerisinde duran başka bir velinin bu olaya şahit olması ve benim lehime şahitlik yapması; olayın detaylarının benden de dinlenilmesiyle geçtiğimiz cuma günü okul müdürünün gruba attığı mesaj ile öfkeli öğretmene gereken cevaplar verildi. Bu arada öfkeli öğretmen o velinin de kütüphanede durmasını istemiyormuş. Kendisi bu tutumundan pişmanlık duyar ya da duymaz pek umursamıyorum ama gerçek en nihayetinde gün yüzüne çıktı. Merak ettiğim şey bu öfkeli öğretmenin neden ders zili çaldığında kütüphanede ders verdiği öğrencisinin ders saatine beş dakika kadar geç gelmesi, çayını alıp dersini öyle işlemesi, öğrencinin yapamadığı soruları anlatmak yerine telefonundan soruyu Qr kodu ile okutup o şekilde dinletmesi? 


Böyle kötü insanlar lütfen kendi kötülükleriyle birlikte kendi kabuklarına çekilip yaşamayı sürdürebilirler mi? Dünyada iyiliklerin çoğalıp yayılması için buna fazlasıyla ihtiyaç var.


3 Aralık 2024 Salı

sevgi varsa engel yoktur…

 

“…sevgi varsa engel yoktur.”

Merhaba sevgili okur.

En sevdiğim mevsimin ilk ayındayız. Havalar günden güne soğuyor. Kar yağışını merakla beklesem de bir yandan da evsizleri ve sokakta kalmak zorunda olan hayvanları düşünüyorum ve içimde bir üzüntü hissi oluşuyor. Farkında olduğumuz ya da olmadığımız insanlara ya da hayvanlara daha çok yardım etmeye çabaladığımız bir kış mevsimi olsun.

Bugün günlerden 3 Aralık Dünya Engelliler Günü. Hem sınıfımızda hem de veliler arasında farkındalık oluşturmak adına bugünü sınıfça kutlamak istedik. Çocukların da heyecanla beklediği bir etkinlik oldu. 

Engelin birden fazla türü var.  Ben hepsine değinmek yerine, sevginin tüm engeller üzerindeki birleştirici gücü hakkında biraz sohbet etmek istiyorum. 

Mesleğimin ilk yıllarını özel eğitim ve rehabilitasyon merkezinde öğretmenlik yaparak  tecrübe etme şansım oldu. Tanıştığım, yolumun kesiştiği hatta hâlâ iletişimi sürdürdüğüm özel çocukların hepsini birer şans olarak gürüyorum kendime.

Öğrencilerime hep sevgiyle yaklaşırım. Çünkü sevgisiz bir şekilde eğitim öğretim sürecinde bir yol kat edilemeyeceğini biliyorum. Kendi öğrencilik yıllarımda bazı öğretmenlerimin kötü tutumlarına acı bir şekilde şahit oldum. “Sevgiye ulaşmak ve sevgiyi paylaşıp birlikte çoğaltmak bu kadar kolayken bunu zorlaştırmak, neden?” diye sormak isterdim o bazı öğretmenlerime. 

Üniversitede aldığımız ilk özel eğitim dersiyle çevreye olan farkındalığım artmaya başladı. Mesleğe attığım ilk adımlarla birlikte bu farkındalık bilinçli bir şekilde daha da çoğaldı. Engeli olan insanlar görünmez değil; onlar da içinde yaşadığımız toplumun birer parçası. Caddelerde, sokaklarda yürüdüğümde kaldırımların ya da kaldırım taşlarının engeli olan bireylerin düşünülmeden yapılmış olmasına içten içe çok kızıyorum. Böyle olunca onlar için asıl ENGELİ bizler oluşturuyor olmuyor muyuz? 

Engelleri kaldırmamız, sevgiyle başlar. Sevgi, birçok ince düşüncenin kapısını sihirli bir anahtar gibi açar. Açılan kapıların ardındaki tüm insanlar birbirini kucaklar. 

O hâlde sevgili okur,

üç noktadan sonrasını sen tamamla.

sevgi varsa engel yoktur

1 Aralık 2024 Pazar

Taş Ocağı | Damon Galgut

 


Taş Ocağı, Damon Galgut.

Roman, isimsiz bir kitap karakteri ile başlıyor. Güney Afrika’nın ıssız yollarında kaçak bir şekilde yollara düşen isimsiz adamın yolda gördüğü bir araba ve arabanın sahibi rahip ile yolunun kesişmesiyle olaylar ivme kazanmaya başlar. 

Rahip, yeni atandığı ilçeye gitmek için yollara düşmüştür. İsimsiz adamla karşılaşmasından sonra onu da gideceği yere bırakabileceğini teklif eder. Bu teklife kayıtsız kalmayan isimsiz adam rahiple birlikte arabaya biner ancak onun aklında sonu ölümle sonuçlanacak kötü planlar vardır. Araba yolculuğu sırasında bir yerde mola veren rahip ve isimsiz adam bir konu üzerine tartışmaya başlarlar. Tartışmanın sonucunda isimsiz adam kötü planını rahip üzerinde uygular ve onu öldürerek olaylara adeta tanıklık eden yakınında bulunan taş ocağına gömerek araba ile hemen oradan uzaklaşır.

İsimsiz adam büyük bir korku içerisindedir -öyle ki yazarın betimlemeleri ve harika anlatımıyla katilin korkusunu tüm içtenlikle hissediyorsunuz- fakat bir yandan da yeni bir kimlik kazanmanın merakı zihnini ele geçirir. Rahibin atanacağı yere doğru yine rahibin kimliğini ve kıyafetlerini üzerine geçirdiği adeta yeni bir suretle o yere doğru yolculuk başlar. 

İsimsiz adam her ne kadar rahibin yerine geçmiş olsa da içini kemiren bir suçluluk duygusu günbegün dayanılmaz bir hâl almaya başlar. Bir yandan da ilçedeki başkomiser yeni gelen rahibin bazı tuhaf davranışlarından şüphelenerek onu gizli bir şekilde yakın takibe alır. İsimsiz adam için sonu olmayan bir kaçış yeniden başlar.

Kitap, iki kez beyazperdeye de uyarlanmıştır.


“Buradan bakınca dünya normal görünmüyor. Bu parmaklıkların arasından dışarı bakmak istediğinde, bunlar her şeyi gözüne tuhaf gösteriyor.” (sayfa 60)


“Çok yorgundu. İçinde mayalanmakta olan sözcükler şimdi geri çekilmişlerdi. Olduğu yerde öylece durdu, çevresinde bir dolu insan olduğu hâlde kendini bir tepenin zirvesinde tek başınaymış gibi hissediyordu. Güneş, solgunca alçalıyordu, hiç ses seda yoktu ve o tepede yalnızdı.” (sayfa 81)


25 Kasım 2024 Pazartesi

24 Kasım ve öncesinde biriktirdiğim birçok anı

 

İstanbul Resim Müzesi, Kasım 2024.

Merhaba canım okur.

Buraya uzun bir ara vermişlik hissi içerisindeyim. Yazmayı ve okumayı çok özledim. Geçen günlerin yoğunluğu, kışa hazırlık derken kendimi ara tatilin içerisinde buluverdim.  Ara tatile girmeden birkaç gün öncesinde üzerimde bir kırgınlık vardı. Neyse ki hastalanmadan atlatmayı başarabildim ve ara tatilde havaların güneşli olmasıyla bolca gezdiğim planlar yapabildim. Aile ziyaretlerinin dışında farklı şehirlerde olduğum yakın arkadaşlarımla İstanbul’da bir araya geldik. Günübirlik bir gezi planı oluşturduk. Aylardan kasım olsa da sımsıcak, iç ısıtıan bir güneş vardı gökyüzünde. Sanki o gün sonbaharın en güzel günlerinden biri gibiydi. 

İlk olarak Beşiktaş tarafına geçecektik. Havanın güneşli olmasını iyi bir fırsata çevirerek vapura binip öyle geçmeye karar verdik. Karaya varınca İstanbul Resim Müzesi’ne doğru yürümeye başladık. Burası en sevdiğim sanat müzelerinden biri. İçeride epey vakit geçirdik. Hem gözümüz hem de ruhumuz sanata fazlasıyla doydu. Sonra bahçe kısmına geçtik ve sonbaharın ağaçları süsleyen göz alıcı renkleriyle denize karşı duran manzarayı seyre koyulduk.


tasvir etmeye çalıştığım o sonbaharın renkleri.

Buradan sonra Yıldız Sarayı’na doğru yürümeye başladık. Tatil zamanına denk gelmiş olmamızdan dolayı normalden biraz daha kalabalık olsa da birlikte gezdiğimiz için o andan fazlasıyla keyif aldık. Daha sonra dönüş yolumuzda Üsküdar’a vapurla geçip akşamı tatlı ile sonlandırmak istedik.



İra artisan bakery, Üsküdar.

Bir tatlıcı dükkanı bulmak için biraz dolaştık. Çünkü akşam saatleri olmasından dolayı her yer tıka basa dolu olacak şekildeydi. Sonunda bu yer tatlılarının görsel sunumu ile dikkatimizi çekti. Boş yer olunca bir deneyelim dedik. Memnun da kaldık. Çay ve tatlılarımız eşliğinde derin bir sohbete daldık. İlerleyen saatlerde İstanbul dışına gidecek olan arkadaşımızı ve kızını yolcu ettik. Günü böylece bitirdik.


Botanik bahçe, 22 Kasım 2024.

Havaların yavaş yavaş soğumaya başladığı günlerden biri. Kış, geldiğini yavaştan hissettiriyor. İş çıkışı botanik bahçeye geçiyoruz. Etraf şehrin kalabalığına rağmen oldukça sessiz, sakin ve huzurlu. Fotoğraf karesinde gördüğün bu arkadaşımız gezintim sırasında yanımda epey dolaştı. Bir nevi bize gezi boyunca eşlik etti. Çok sevimliydi. :)


rengarenk yaprakların fırtına öncesinde ağaçların üzerinde olduğu son günlerden bir kare.

O günden sonra -cuma gününün öğleden sonrasında- hava birden çok soğumaya başladı. Hafta sonu birçok ile kar yağdı. Okullar tatil bile edildi. Bugün de çok kuru bir ayaz vardı. Okulumuz tüm gün buz gibiydi. Petekler yanıyor olsa da sınıfın içi bir türlü ısınmadı. Üşüdüğümüz bir gündü. 


öğretmenler gününden birkaç gün öncesi.

Cuma günü birkaç öğrencim ve veliler öğretmenler günümü kutlayıp hoş sürprizler yaptılar. Duygalanmakla birlikte çok mutlu oldum. Bugünlerime çokça şükür.



Bir meslektaşım okuma kitabı hediye etti. Öğretmenler günü kutlaması sınıfımızda bugün de devam etti. Çokça sevmek ve sevilmek dileğiyle… 

Sevgiyle kal canım okur.


17 Kasım 2024 Pazar

Harry Potter ve Felsefe Taşı | J. K. Rowling

 


Harry Potter ve Felsefe Taşı, J. K. Rowling.

İngiliz yazar Joanne Kathleen Rowling, fantastik türdeki ilk Harry Potter serisini 1997 yılında kaleme alıyor. Yazar bu seriyi yayınlarken yayıncı tarafından gelen bir öneri üzerine tam adını açıkça kullanmıyor; hem kadın hem de erkek okurlara Harry Potter kitabı konusunun hitap edeceğini söylemesi üzerine adının baş harflerini kullanmasını ve cinsiyetini gizli tutmasını teklif ediyor. Bunun üzerine yazar bu fikri olumlu karşılıyor. Zamanla Harry Potter serisi ülkede büyük ses getiriyor ve hayranlık uyandırıyor. Böylelikle yazarın gizlenen cinsiyeti ortaya çıkıyor.

Harry Potter, bebekken anne babasını kaybetmiş; yaşamını teyzesinin evinde sürdüren bir çocuktur. Dudley isimli kuzeni ile pek geçinemeyen Harry, merdiven altında ona verilen bir boş odada kendi küçük dünyasında mutlu olmaya çabalar. 

Yeni yaş gününe yakın Harry için bir baykuş tarafından bir sürü mektup gelir. Herhangi bir başvuruda bulunmadığı hâlde Hogwarts Cadıcılık ve Büyücülük Okulu’na kabul aldığını ve eğitime çağırıldığı haberini alır. Burada Ron ve Hermoine adında arkadaşlar edinerek Hogwarts’ta sihirli maceralara adım atar.

Karanlık güçlere sahip Voldemort, Felsefe Taşı’nın peşindedir. Taş, özelliği gereği altın yapan ve insanın ölmemesini sağlayan bir taştır. Kitapta, Harry’nin okulda geçirdiği anlara ve arkadaşlarıyla yaşadıklarına tanık olurken diğer yandan da ailesinin ölümünün ardındaki gerçekle ve Felsefe Taşı’nın bulunmasıyla aralanan yeni bir macerayı okuyoruz.



“Dar patika ansızın büyük, siyah bir gölün kıyısına açılmıştı. Karşı yakadaki yüksek bir dağın tepesinde, yıldızlı göğün altında, ışıklı pencereleri, bir sürü kulesiyle dev bir şato vardı.” (sayfa 103)


“Düşler dünyasına dalıp gerçek dünyayı, yaşamayı unutmak doğru değildir, unutma bunu.” (sayfa 190)


“Orman birçok gizi saklar.” (sayfa 224)


“Mars bu gece pırıl pırıl dedi sadece.” (sayfa 224)


“İyiyle kötü diye bir şey yoktur, güç vardır sadece, bir de o gücü elde edemeyecek kadar zayıf olanlar…” (sayfa 256)


“Biliyor musun, pek de öyle harika bir şey değildi Taş. Dilediğin kadar para, dilediğin kadar yaşam! Birçok insanın hemen isteyeceği iki şey 

-asıl sorun, insanların kendileri için en kötü şeyleri isteme tutkuları.” (sayfa 262)


“Voldemort de, Harry. Her şeyin gerçek adını söyle. Bir şeyin adından korkarsan, kendisinden daha çok korkmaya başlarsın.” (sayfa 262)


“Hem güzel, hem korkunç bir şeydir gerçek, çok özen ister.” (sayfa 262)


11 Kasım 2024 Pazartesi

Prens

 


Prens, Türkiye 2023.

Dizi, Orta Çağ döneminde Bongomia adındaki bir ülkenin krallığında geçen olayların absürt komedi şeklinde işlenmesiyle izleyicinin karşısına çıkıyor. 

Prens; ailesi tarafından isim dahi verilmeyen, kimse tarafından pek umursanmayan ve sevilmeyen biridir. Onun olduğu her ortamda her zaman bir olay muhakkak yaşanmaktadır. Elbette bu olaylar eğlenceli, bol entrikalı şekilde işlenmektedir.

Yaşanan absürt olaylar, kimi bölümlerde Bongomia sınırlarını da aşarak başka ülkelere ve Krallıklar’a sıçrıyor. Yeni karakterler bölümlere eşlik ederken Prens, başına açtığı yeni olayları komik bir şekilde atlatmaya çalışırken ortaya her seferinde  seyirciyi güldüren bölümler çıkıyor.

Başrollerinde Giray Altınok ve Kerem Özdoğan yer alırken dizinin senaristliğini de birlikte üstleniyorlar.

İlk iki sezonu yayınlanan dizinin üçüncü sezonunu merakla bekliyoruz.

10 Kasım 2024 Pazar

Ağrı Dağı Efsanesi’nden Tokyo’ya

 


Cumartesi günü. 

Kasım ayına göre güneşli ve ısıtan bir hava var dışarıda. Gökyüzünde ışıl ışıl parlayan güneş sanki göz kırpıyor; yine gökyüzünün kıskandıran maviliği ve bulutların pamuk gibi görüntüsü insanı ilkbaharda gibi hissettiriyor.

Bu ay için tiyatro biletimizi geçtiğimiz aydan çoktan almış ve hazır bir hâlde bu günün gelmesini merakla bekliyorduk yakın bir arkadaşımla. Onun önerisi ile bu tiyatroya gitmeye karar vermiştik. Her ikimizin de daha önce izlemediği ve kitabını okumadığı bir oyun ile karşı karşıya kalacak olmanın heyecanı ve merakı içerisindeydik. 




Ağrı Dağı Efsanesi. 

Yaşar Kemal’in eserinden uyarlanan bir oyun. İlk oyun, bu yılın ekim ayında sahnelenmeye başlanmış. Her baharda Küp Gölü’nün etrafında toplanan çobanlar, kavallarını çalmasıyla tutturduğu melodilerle Ağrı Dağı’nın öfkesini seslendirirler. Yine bir bahar gününde bu geleneği yerine getiren çobanlar bir yandan kavallarını çalarken Ahmet adında dağda yaşayan bir gencin kapısına bembeyaz bir at geliverir. Dağda yaşayanların geleneğine göre de eğer bir at bir kapıda gelip durursa, gönderildiği hâlde geri gitmezse o at artık geri verilmez.

O bölgenin yönetiminden sorumlu olan Mahmut Han, yakın zamanda bir atını kaymetmiş ve kaybolan atını aramaktadır. Dağlılardan olan Ahmet’in yeni bir ata sahip olduğu tüm bölgede hatta bölge dışındaki diyarlarda bile duyulmaya başlar. Böylelikle Mahmut Han ve Ahmet’in yolları kesişir. Mahmut Han’ın güzeller güzeli güleryüzlü kızı Gülbahar ise gönlünü Ahmet’e kaptırınca Ağrı Dağı Efsanesi ortaya çıkıverir.


Oyun iki perdeden ve 165 dakikadan oluşuyor. Aynı zamanda canlı orkestra ve oyuncuların müzikal performansları, ışık, ses, dekorasyon ve kostüm geçişleri şimdiye kadar izlediğim oyunlar arasında en zirvede yerini almış durumda. Daha ötesi olur mu, şu anlık bilmiyorum. Konu çok başarılı bir şekilde uyarlanmış ve mükemmel bir şekilde oynanmış. Adeta tadı damağınızda kalan lezzetli bir yemek gibi oyun da izleyicinin hafızasında yer edinmeyi başarıyor.




Tiyatrodan sonra kız kardeşim de yemek yiyeceğimiz lokosyanda bize eşlik etti. Hep birlikte Japon yemekleri deneyeceğimiz yakın zamanda açılmış bir Japon restoranına doğru yola koyulduk. Dışarıda o öğlenki hava yoktu. Buz gibi soğuk mu soğuk bir hava karşıladı bizleri. Mekana varınca hoş bir selamlamayla karşılaştık. İçerisi epey kalabalıktı. Sushi dışında ilk kez Japon yemekleri deneyecektik. Tabii ki çok heyecanlıydık.


tavuklu soya ramen: özel sosu, tavuk suyu, tavuk, soğan, yeşil soğan yumurta, yosun.

futo maki (Japon Gimbap): yosun içerisinde yumurta, salatalık, takuwan (bir çeşit turp), havuç rulo yapılır kesilir ve servis edilir.

sui gyoza: buharda pişirilen Japon mantısı. İçerisinde tavuk, sebze var.


zouri: kimono (Japon geleneksel kıyafeti) altına giyilen terlikler.


Gimbap dışında gelen yemekleri pek sevemedim. Ramen hazır ramenmiş gibi bir hissiyat verdi. Sui Gyoza da beklentimin altında kaldı ne yazık ki. Belki ilk denememden dolayı böyle de hissetmiş olabilirim. Bunun dışında hem restoran sahibi hem çalışanları ilgili ve çok nazikti. 


Buradan çıkınca tatlı yiyebileceğimiz bir mekana geçelim dedik. Oraya vardığımızda gözleri yemyeşil tüyleri gri bir kedi karşıladı bizi. 


yeşil gözleri olan o kedi.


Geçtiğimiz günlerde doğum günümdü. Çok şükür sevdiklerimle birlikte hoş anılar biriktirebileceğim huzurlu bir doğum günü oldu benim için. Bugün de sevgili arkadaşım burada küçük bir sürpriz yaptı bana, çok mutlu oldum. Bir de en sevdiğim şeylerden oluşan bir hediye kutusu hazırlamış, çok duygulandım elbette.


frambuazlı ve çikolatalı pasta.



doğum günü hediyeleri. 


Akşamın ilerleyen saatlerine doğru tatlılarımızı yerken bir yandan da çaylarımızı yudumladık. Sonra yeşil gözlü tüyleri gri olan o kedi sohbetimize dahil olmak istemiş olacak ki kalabalık insanların arasından bizim masayı seçti ve yanımıza oturuverdi. 

İyi geceler sevgili okur.



3 Kasım 2024 Pazar

Badem | Won Pyung Sohn

 


Badem, Won Pyung Sohn.

Kitap kahramanımız Yun Jae, küçük yaşta babasını kaybetmiş; on yedinci yaş gününde babaannesi ve annesi ile doğum gününü kutlarken de trajik bir şekilde hayattaki tek yakınlarını da kaybeder. 

Yun Jae, küçüklüğünden beri aleksitimi hastalığına sahiptir. Aleksitimi: başkalarının duygularını anlamakta zorlanan, duygularını belli edemeyen ve yine duyguları günlük hayata uyumlu bir şekilde kullanamamak anlamına gelen bir rahatsızlıktır.

Amigdala, şekliyle bademe benzeyen ve insanların her iki kulağının arkasında bulunan; kişinin korku, kaygı, öfke gibi duyguları yöneten beyindeki bir bölge olarak bilinir. Yun Jae’nin annesi de oğluna bu bölgesinin gelişmesi için badem yemesini tavsiye ederdi. Ayrıca evlerinde duygu kartlarıyla çalışmalar da yaptırırdı. Ancak babaannesinin ve annesinin ölümüyle artık bir başına kalmıştır. 

Herkesi kaybetmiş olmanın verdiği duyguya yabancılık çeken genç karakterimizin yolu ona her zaman yardımcı olan komşusu Doktor Shim, karanlık bir geçmişe sahip olan Gon ve etrafına neşe saçan anlayışlı Dora ile kesişir. 

Annesinden geriye kalan kitapçı dükkanını işletmeye çalışan ve bir yandan da okulunu okuyan Yun Jae, hayatına giren yeni insanlarla kendi duygularını keşfetmeye başlayacaktır.


“-Nine, neden insanlar tuhaf olduğumu söylüyorlar?

-Belki de özel bir olduğundandır. Çünkü insanlar, başkalarından farklı olana tahammül edemezler.” (sayfa 18)


“Kitaplar, beni gidemeyeceğim yerlere bir çırpıda alıp götürdü. Hayatımda hiç karşılaşamayacağım insanların itiraflarını bana anlatıp hiç göremeyeceğim kişilerin yaşamlarını gösterdi.” (sayfa 47)


“Kitaplar farklıydı. Çünkü kitaplarda boş yer çoktur. Hem kelimeler arasında hem de satırlar arasında boşluklar vardır. Bunlar içerisine girip oturabilir, aralarında yürüyebilir ya da boşluklarına düşüncelerimi bile yazabilirim.” “sayfa 48)


“Hayatta kurtarılamayacak insan evladı yoktur. Sadece kurtarma çabasından vazgeçenler vardır.” -P. J. Nolan (sayfa 121)


“Her neyse basmakalıp bir ifade ama hayatta biriyle karşılaşman gerekiyorsa, vakti saati gelince onunla illaki karşılaşırsın.” 

(sayfa 124)


“Ninemin ifadesine göre sahaf dükkânı on binlerce ölü, diri yazarın ayrım gözetmeden kümeler hâlinde yan yana durduğu, nüfus yoğunluğu yüksek bir yerdi. Gelgelelim kitaplar sessizdi. Sayfaları açılmadan önce ölüyken, açılmaya başlandığı andan itibaren canlanarak içlerindeki hikâyeleri boşaltırlardı. Üstelik kulağıma tam da benim istediğim kadar fısıldaşır dururlardı.” (sayfa 127)


“Bilmediğin duyguları anlamak her zaman iyi olmaz. Çünkü duygular aldatıcıdır. Dünya, senin bildiğinden tamamen farklı görünecektir. Etrafını saran en küçük şeyleri tehlikeli bir silah gibi hissedebilirsin, sıradan bir yüz ifadesi ya da bir söz diken gibi canını da acıtabilir. Yol kenarlarındaki taşlara bir bak! Hiçbir şey hissedemezler ama sürekli zarar görürler. Üzerlerinde insanların tepinip durduklarını bile bilmezler.” (sayfa 154)


“Belki de bir dili anlamak, muhatabın yüz ifadesinin ve duygularının farkına varmak demekti.” (sayfa 183)


“İnsan, üzüntüsü büyüdükçe ve buna bir çare de bulamadıkça kötü düşüncelere dalar.” (sayfa 216)


“İnsanlar uzaktayken elden bir şey gelmez deyip trajediye gözlerini kaparlar ancak korktuklarını bahane ederek yanlarında olan olaylara da yaklaşmazlar. İnsanların geneli hissederler ama harekete geçmezler. Acıyı paylaştıklarını söylerler ama hızlıca unutuverirler. Benim anladığım kadarıyla bunların hiçbiri hakikat değildi. (sayfa 239/240)


“Yaraladığın insanlardan tüm içtenliğinle özür dile. Kanatlarını kopardığın kelebekten de bilmeyerek üzerine bastığın böceklerden de.” (sayfa 241)


“Bu hikâyenin nasıl devam edeceğini bilmiyorum. Tıpkı daha önce söylediğim gibi bir hikâyenin trajik mi yoksa mutlu sonla mı biteceğini ben veya başka biri söyleyemez. Belki de bu türden bir sınıflandırma yapmak dahi imkansızdır. Çünkü hayat, binbir tatla karışık akıp gider.” (sayfa 249)

1 Kasım 2024 Cuma

Sonbaharın son ayı kasım

 


Nihayet, en sevdiğim aylardan kasım ayına geldik. Bu ayda doğmuş olmanın verdiği hissiyat mı bilmiyorum ama kasım ayının yeri bambaşkadır bende. Son günler yoğun bir koşuşturma içerisinde gelip geçti. Kısa süreliğine bir yakınımızın düğün daveti için İzmir’e bile gidip geri geldik. 


İstanbul’da ise hayat kaldığı yerden devam ediyor. Bugün iş çıkışı vapurla Beşiktaş’a geçiyorum. Vapurun açık alanına geçip kendime oturmak için iyi bir yer buluyorum. Sonrasında denizin maviliğine eşlik eden martıları ve güzel İstanbul manzarasını seyre dalıyorum. Kısa bir süre sonra karaya varıyoruz ve ben önceden belirlemiş olduğum rotaya doğru adım adım ilerlemeye başlıyorum.

Biraz yokuş çıkıyorum. Yine de moral bozmak yok, günün sporunu yapmış olmanın verdiği motive ile rotama doğru ilerlemeye devam ediyorum. Yol üzerindeki kedilere selam vermeyi de unutmuyorum. Sahibiyle gezintiye çıkmış olan bir köpek yol üzerinde ayaklarıma dolanıyor ve sonrasında yüzümde gülücükler beliriveriyor.



fotoğraf kadrajıma birbirinden orijinal pozlar veren kedilerden yalnızca bir tanesi.

Yaklaşık yirmi dakikalık yürüyüşün sonunda varacağım yere geliyorum. Yıldız Sarayı’na ilk defa gidiyorum. Restorasyona alınmadan önce gezme fırsatım bir türlü olmamıştı. Yenilenmiş haliyle ziyaret etme şansını bugün elde ediyorum. Sarayın bahçesindeki ağaçların sonbaharla uyumlu renklere büründürülmüş olmaları çok hoşuma gidiyor. Sarayın içini gezmeye başlıyorum. Diğer yandan da etrafta yer alan bilgilendirici yazıları okuyorum. 



yıldız sarayı.



hamidiye çeşmesi.



limonluk kasrı.

Farklı bitkilerin bir arada yer aldığı kış bahçesi. İçeride limon ağaçları da vardı.
Bu mekanı özellikle çok sevdim. Burada yer alan bitkilerden bazıları.



begonvil.



medine gülü.


Yıldız Sarayı’nı ve bahçesini gezdikten sonra hemen aşağısında yer alan Yıldız Hamidiye Camii’sini ziyaret ediyorum.


caminin arka kısmı.


Camii’nin içini gezdikten sonra arka kısmına doğru ilerliyorum. Çimenler yemyeşil olsa da ağaç dallarından düşen rengarenk yapraklar sarmaya başlıyor her yanımı. İşte, tam o anda yavaş yavaş gün batmaya başlıyor şehirde. Çimenlere günün aydınlık olan son saatlerinden geriye kalan gün ışığı vuruyor. Bir süre burada dolaşırken buluyorum kendimi.


sonbaharda merhaba diyen bir papatya görüyorum çimenlerde.


Gün batmaya başlamışken yavaş yavaş eve dönüş yoluna geçiyorum. Vapura doğru yürürken çıktığım yokuşu inmek pek keyifli geliyor. Yol üzerindeki marketten avokado alıyorum. Merketten çıktığımda ağzında fare tutmuş bir kedi ile karşılaşıyorum. Etraftaki herkes gibi ben de gülümsemeye başlıyorum.


faresini yakalayıp yoluna devam eden kedi.


Yürüyüşün ardından vapura varıyorum. Güneş batmaya çoktan başlamış. Dönüş yolumda da tıpkı gidiş yolumdaki gibi açık alana geçiyorum ve iyi bir yere oturuyorum. Vapur hareket ediyor ve güneş çoktan batıyor.





21 Ekim 2024 Pazartesi

Them

 


Them, ABD 2021.

1950’li yıllarda siyahi bir aile, kırsal yerde yaşarken talihsiz bir şekilde bebeğinin kaybı üzerine Los Angeles’ta beyazların çoğunlukta yaşadığı bir mahalleye taşınmak zorunda kalır. 

O dönemlerde siyahilere yapılan toplumsal baskılar ve ayrımcılıklara değinilen dizide; ailenin yeni bir hayata uyum sağlamaya çalışması ile birlikte taşındıkları mahalledeki beyaz insanların meraklı bakışlarına ve ayrıştırıcı davranışlarına hemen ilk günden maruz kalmaya başlarlar.

Bu zorlu süreç bir diğer günü takip eder ve katlanarak devam eder. Taşındıkları bu yeni evde geçmişte peşlerini bırakmayan doğaüstü güçlerin baskısı ve tehditi de vardır. Aile üyeleri hem komşularına hem de görünmeyen varlıklara karşı hayatta kalma mücadelesi vermeye başlar.

Dram, korku türdeki dizi, 2 sezondan oluşmaktadır. Oldukça akıcı ve sürükleyici bir konusu var. İkinci sezonu ise bu yıl yayınlanmış.


19 Ekim 2024 Cumartesi

Sonbaharda Hamlet Tiyatrosu

 


Takvim yaprakları 19 Ekim 2024 Cumartesi gününü gösteriyor. Sonbahar kendini göstermeye başladı. Hava güneşli olsa da günler öncesinden kışlıklar dolapta yerini çoktan aldı. Yaşadığım şehirde bu yılın tiyatro sezonu sonbaharın gelişiyle başlamış oldu. Geçtiğimiz haftalarda sezonun ilk tiyatro açılışının biletleri satışa sunuldu. 

Hamlet, sezonda yer verilen oyunlardan yalnızca biri. Geçen sezonda birden fazla kez bu oyuna bilet alıp gidememiş olmanın burukluğunu içimde taşıyordum. Bu sezon yakın bir arkadaşım benim için de oyuna bilet alınca bugün kendimizi sonunda Hamlet oyununda buluverdik.



Güne erken başladım. Sonrasında hafta sonuna yakışacak şekilde uzun bir kahvaltı yaptım. Shakespeare’in Hamlet’ini okumuş ve çok beğenmiş olmanın verdiği o heyecanla birlikte oyunun nasıl olacağı konusunda büyük bir merak içerisindeydim. Hava güneşli. Gökyüzü ise masmavi. Bulutlar belirgin bir şekilde en tepede yerini almış vaziyetteler. Rüzgar biraz soğuk esiyor. Tiyatroyu izleyeceğimiz mekana varmadan önce arkadaşımla buluşuyoruz. Sonrasında tiyatro salonuna geçip oyunu beklemeye başlıyoruz. Perdeler açılıyor ve oyun başlıyor.


Hamlet, kral babasının ölümünün ardından ülkeye döner. Danimarka’nın çok fazla yozlaştığını; bu yozlaşmanın insanları bozmaya başladığını düşünen Hamlet için babası şüpheli bir ölümle cinayete kurban gitmiştir. Bu cinayeti ortaya çıkarmaya epey kararlı olan Prens, annesi Gertrude’un amcası ile olan ani evliliği üzerine babasının şüpheli ölümü ile ilgili ortaya attığı düşünceleri daha da alevlenir. İntikam duygusu ile yanıp tutuşan Hamlet’in babasının ölümünün ardında gizlenen sırları ortaya çıkartmasını izliyoruz.

Oyundaki müzik ve ışık geçişleri çok uyumlu ve dikkat çekici olsa da aynı şeyi kostümler için ne yazık ki söyleyemeyeceğim. Oyun, çağdaş bir okumaya uyarlanmış hâlde izleyiciye serginlemişti. Belki bu yüzden kostümler biraz sönük kalmış olabilir. Karakterler arasında diyaloglar kadar çokça monologlara da yer verilmişti. Işıkların çok loş olması ve arka koltuklarda oturmamızdan dolayı monologların yer verildiği kısımlar biraz anlaşılmaz bir hâl aldı. 



Tiyatro sonrasında akşam yemeği için bir mekana geçtik. Mekana doğru yürüdüğümüz esnada gün batımı çok güzeldi. Pembenin birçok tonu turuncu ile birbirine karışıp harmanlanmış haldeydi. Mekana vardığımızda burada tiyatro öncesinde yarım kalan sohbetimize devam ederken bir yandan da yemeklerimizi yedik. Sonrasında sıcak bir çay içip tatlı bir şeyler de yiyelim dedik. 

Ve günü bitirdik.




16 Ekim 2024 Çarşamba

Türkü Söylüyor Otlar | Doris Lessing



Türkü Söylüyor Otlar, Doris Lessing.

2007 yılında Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar, günümüzde Zimbabve olarak bilinen  Rodezya isimli Güney Afrika ülkesinde uzun yıllar yaşamıştır. Yazar, Türkü Söylüyor Otlar adlı eserinde Afrika’da yaşanan sömürgeciliğe, ırkçılığa, insanların ikiyüzlülüğüne, toplumsal ayrımcılığa ve sorunlara değiniyor.

Kitabın ilk sayfaları çiftlikte gerçekleşen bir ölümle başlıyor. Sonrasında ölümün sebepleri araştırılıyor derken Mary ile tanışıyoruz. Mary’nin çocukluğuyla devam ediyor roman. Mary, mutlu ve huzurlu aile ortamında büyümemiş bir kız çocuğu. Zimbabve’de yaşayan Mary, kendisi gibi beyazların gittiği okulda eğitimini tamamlar. Bu okulda kendi ırkından olmayan insanlara karşı edindiği önyargılar ile beyaz olmayan insanlarla ilgili olumsuz düşüncelere sahip bir birey olarak yetişir.

Evlenecek yaşa geldiğinde ise evliliğe karşı pek de olumlu düşünceleri olmaz çünkü kendi ailesi mutsuzluğun en önemli temsilcisi olarak örnek teşkil eder. Ancak hiç beklenmedik bir anda çiftçilik yapan Dick Turner adında bir adamın ona gösterdiği ilgi ve sevgi dikkatini çeker ve kendisini onunla evlenmiş olarak bulur. 

Mary gerçekleştirdiği bu evlilikle yeni bir hayatın kapısını aralar. Artık bir çiftlikte kırsal yaşam sürmekle birlikte daha çok duygu ve düşünceleri ile baş başa kalacağı zamanlar onu bekler. Çiftlik hayatının beklenmedik durumları Turner ailesine yoksulluk getirince Mary büyük bir boşluğa ve depresyona girmeye başlar. İçine düştüğü bu yalnızlıktan kurtulmak isteyen Mary, beyaz bir kadının yapmaması gereken bir şey yapar ve kendi ölümüne adım adım yaklaşır.


“Bir uygarlığın zayıflıkları hakkında en iyi yargıyı, başarısızlıklarına ve uyuşmazlıklarına bakarak verebiliriz.” 
-Adı Bilinmeyen Bir Yazar-


“Nemli ve boğucu bir sabah yaşanmaktaydı. Gökyüzü, renksiz bulutlarla örtülüydü. Ortalıkta pis bulaşık suyunu andıran bir renk hakimdi. Donuk toprağın üstündeki kirli su birikintileri, gükyüzünün parlaklığını emmiş gibiydi.” (sayfa 19)


“Eskilerin, "İnsanın ülkeyi tanıması gerek", derken söylemek istedikleri,"yerlilere ilişkin düşüncelerimize alışmanız gerek’tir. Aslında söyledikleri; ‘ya bize uyarsınız ya da çekip gidersiniz’dir.”(sayfa 22)


“Böylesine kötü olmak elbette kolay değildir. Ancak bir süre sonra yaptıklarını 'kötü' olarak da görmemeye başlardı hepsi.” (sayfa 22)


“Gerçeği, karşı konulmaz ve değiştirilemez bir biçimde söyleyivermeyi çok isterdi; ancak gerçek o kadar basit değildi. Hiçbir zaman olamazdı.” (sayfa 27)


“Gerçeğin tek bir yüzü vardır.” (sayfa 32)

“Sanki, bildiği bir oyunun sahnesinde onu, kendine uyan rolünden çıkarmışlar ve birden ona hiç bilmediği bir rolü vermişlerdi. Onu üzen, değişmiş olduğunun bilinci değil, kendine ait olmayan bir rolü oynuyor olmasıydı.” (sayfa 114,115)


“Ulusların krizleri gibi, insanların krizleri de, her şey olup bitene dek, tam anlamıyla anlaşılamaz.” (sayfa 152)


“Gerektiğinden ya da isteyerek, tek başına yaşayan ve komşularının yaşamını kendilerine dert etmeyen insanlar, diğerlerinin kendileri hakkında konuştuğunu duyduklarında, hep rahatsız, mutsuz olurlar. Uyuyan bir adamın gözünü açıp da, yatağının çevresinde onu gözetleyen bir kalabalıkla karşılaşmasını andırır bu.” (sayfa 193)



14 Ekim 2024 Pazartesi

Busan’a Yolculuk

 

Haedong Yonggungsa Tapınağı.


Günlerden Busan. 

Busan’a gerçekleşecek yolculuğumuza günler öncesinde Seoul’de karar vermiştik. Koreli arkadaşım da Busan gezimizde bize eşlik edebileceğini söyledi. Çok mutlu olduk. Busan, görmeyi istediğim şehirlerden birisi idi.

Saat 05:17, sabahın erken saatleri. Gökyüzü zifiri karanlık. Henüz gün doğmadı. 06:32’deki trene yetişmek ve Koreli arkadaşımla tren istasyonunda buluşmak için otelden ayrılıyoruz. Otobüs durağına doğru giderken yol üzerindeki bir markete girip hem kendimize hem de Koreli arkadaşıma birer meyve alıyoruz. Çünkü güne kahvaltısız başlamıştık.

05:55, tren istasyonundayız. Gün yavaş yavaş aymaya başlıyor. Kore’nin başka bir şehrini göreceğim için çok heyecanlıyım. İstasyona vardığımızda hafif bir kalabalık karşılıyor bizi. İstasyon içerisinde bir yerlere yetişmeye çalışanlar, bekleme koltuklarında uyuklayanlar, ayaküstü bir şeyler atıştıranlar derken Koreli arkadaşımı görüyorum ve kocaman bir gülümseme ile günaydınlaşıyoruz. Sonrasında markete giriyor. Bizim için muzlu süt ve yumurta alıyor. (Trende atıştırmak için) Ben de ona onun için almış olduğum meyveyi veriyorum. Koreli arkadaşım ona aldığım doğum günü hediyesini (Türk motiflerinin olduğu ipek bir mendil) çantasına takmış, bana mutlu bir şekilde onu gösteriyor. Seviniyorum.



hızlı treni merakla bekliyorum.



haşlanmış yumurta ve muzlu süt.

Saat 06:32’yi gösterdiğinde tren hareket etmeye başlıyor. Ne trene bindiğimizde ne de sonrasında herhangi bir bilet kontrolü yapılmıyor. İnsanların birbirine duyduğu bu güven duygusu ve dürüstlük beni şaşırtıyor. Bindiğimiz tren yüksek hızlı tren. Gerçekten de hızlı bir trendi. Hem hızlı hem de çok konforlu. Rahat bir yolculuk yapıyoruz. Yaklaşık 4 saatin ardından Busan’a varıyoruz.


Lotte Tower alışveriş merkezi.

Busan’da hava çok güzel. Seoul’e göre serin bir hava karşılıyor bizi. Sonunda rüzgar gerçekten serin esiyor. Saatler 11:18’i gösterdiğinde Lotte Tower alışveriş merkezine varıyoruz. 



Alışveriş merkezinde bir kafede biraz soluklanıp bir şeyler içiyoruz. Trenden artakalan şeyleri de burada yiyip ziyaret edeceğimiz bir diğer lokasyona doğru taksi ile yola koyuluyoruz.

Busan içerisinde gitmek istediğiniz yerler birbirine ne yazık ki pek yakın değil. Bu yüzden en iyi seçenek taksi kullanmak oluyor. Hem daha konforlu oluyor hem de yol daha kısa sürüyor. Ayrıca taksi hizmeti bizdeki gibi değil. Gideceğiniz lokasyonu uygulama üzerinden taksiye önceden bildirip ödemesini yapıp binebiliyorsunuz. Öyle gereksiz yolları dolandırma, fazladan ücret alma gibi durumlar yaşanmıyor. Böyle bir durum ne Seoul’de ne de Busan’da hiç başımıza gelmedi. Yani dürüst bir hizmet anlayışı ile karşılaştık.


Haedong Yonggungsa Tapınağı.

Saat 12:24, Kore’deki en eski Budist Tapınağı’na vardık. Hayatımda ilk kez bir Budist Tapınağı ziyaret ediyorum. Her şey çok farklı ve ilginç geliyor. Tapınağın girişinde Çin takvimi doğum aylarına göre denk gelen 12 hayvan heykelleri karşılıyor bizi.



köpek heykeli: Çin takvimine göre köpek yılında doğduğumu öğreniyorum. 



Tapınağın girişindeki kapıdaki renkler, süslemeler ,yazılar muhteşem ve çok dikkat çekici. İçeriye doğru ilerledikçe bir sürü merdiven karşılıyor ziyaret edenleri. Merdivenlerden inince ise okyanusa bakan harika bir manzara ile karşı karşıya geliyoruz. 


birbirinden farklı Buda heykelleri görüyoruz.


okyanusa karşı asılan dilek yaprakları. Tapınaktan satın alınan bu yapraklara dilekler yazılıp buraya asılıyordu.


aynı şekilde bunlar da dilek fenerleri. 


yan yatan buda heykeli.


Haeundae Plajı.

Saat 14:34, tapınaktan sonra Haeundae Plajı’na taksi ile varıyoruz. Yol üzerindeki oyuncak otomatlarının olduğu bir yere giriyoruz. Birkaç makineden oyuncak kazanmayı denesek de başarısız oluyoruz. :) Burada anı olarak fotoğraf kabinine girip resim çekiniyoruz.



14:49, Pasifik Okyanusu’na kıyısı olan Haeundae Plajı’ndayız. Burası çok serin ve güzel. Resimler çekiyoruz, sohbet edip vakit geçiriyoruz.

Saat 16:36 olduğunda akşam yemeği yemek için sabah uğradığımız alışveriş merkezine taksi ile geçmeye karar veriyoruz. Alışveriş merkezine vardığımızda yemek katına inip yemek seçmeye başlıyoruz.


akşam yemeği için gimbap seçiyoruz. 

Açıkçası ikinci deneyişim olacaktı. İlk deneyişimde -İstanbul’da iken- yosun tadını pek beğenmemiştim. Burada denediğimde çok ilginç bir şekilde yemeğin tadına hayran kalıyorum ve tekrar almaya gidiyorum. :)



Gamcheon Kültür Köyü.

Saat 17:54’ü gösterdiğinde Gamcheon Kültür Köyü’ne geçiyoruz. Etrafta rengarenk evler sıra sıra dizilmişti. Duvarlarda grafitiler ve duvarlara çizilmiş resimler, Küçük Prens Heykeli ve kitaptan sözler, şirin mi şirin dükkanlar, Busan aksanıyla çevrede konuşan yerli insanlar… buradaki ambiyans çok, çok güzeldi. Buraya hava karardığında gün batımı eşliğinde de gelmeyi isterdim sanırım. 

Yaklaşık bir saat kadar bu köyde vakit geçirmeye başlıyoruz.


işte, o rengarenk evler.


küçük prens heykeli.


“bütün yıldızlar çiçek açar.” Küçük Prens/142


hediyelik eşya dükkanlarından biri.





Burada geçirdiğimiz bir saatin ardından taksi ile Busan Tren Garı’na doğru yola çıkıyoruz. 


seramik hayvanlar, Koreli arkadaşımdan hediye. Busanda’ki bir seramik dükkanından. Çin takvimindeki doğum yılını temsil eden hayvanlar. 

Gece yarısına doğru Seoul’e kaldığımız otele varıyoruz. Gün nasıl başladı ve nasıl bitti? İçimde hem bir mutluluk hem bir burukluk hissi. Günlerin çok çabuk geçtiği aklıma geliyor. O sırada Busan gezisinden geriye kalan anıları birer birer diziyorum. 16.585 adımla günü bitiriyoruz.  

 

BİRPEMBESEVER