Semerkant, Amin Maalouf.
Ömer Hayyam’ın el yazması olan Rubaiyat’ın doğuşuyla başlayan olaylar silsilesinin Titanik gemisine kadar uzanan yolculuğunun nasıl sona erdiği anlatılıyor kitapta.
Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölümde Ömer Hayyam’ın Semerkant’tan İsfihan’a uzanan hayatını; bilimsel çalışmalarını ve siyasi hayata dahil oluşunu okuyoruz.
1072 yılında o dönemde hüküm süren Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun nam salmış veziri Nizamülmülk ve Haşhaşin tarikatının kurucusu Hasan Sabbah ile yaşanacak siyasi olaylarda Ömer Hayyam’ın yolunun kesişmesi ilk bölümde karşımıza çıkan konulardan biri. İlk bölüm bize, doğu esintileri ve doğuda o dönemde yaşanan siyasi olayları, Ömer Hayyam’ın yaşanacak siyasi gelişmelerdeki rolü ve görevlerini sunar. O dönemde yaşanan siyasi savaşlar sonucunda içerisinde Ömer Hayyam’ın da eserinin bulunduğu Rubailer kitabı çıkartılan yangında yakılmak istenir fakat birkaç eserle birlikte o yangından kurtarılarak tarihin derinliklerinde kayıplara karışır.
Kitabın ikinci bölümü 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında Benjamin Omar Lesage isimli Amerikalı bir avukat ve gezgin olan adamın, Ömer Hayyam’ın kayıp eseri Rubaiyat’ın peşine düşmesiyle başlar. Tabii öncesinde bir Amerikalı adamın neden Omar ismini almış olduğunu da okuyoruz kitapta.
Benjamin Lesage, kayıp Rubaiyat’ın peşindeyken o dönemin siyasi karmaşası içinde olan İran’da bulur kendini. Bu siyasi olaylar çerçevesinde kimliğini gizleyerek ve saklanarak birtakım yeni tanışmalarla o çok istediği kayıp defteri bulur. Bu maceranın sonunda sevdiği kadını ve onun yanında hep taşıdığı kayıp defterle Titanic gemisiyle yolculuğa çıkar. Bu yolculuk onlar için yeni bir başlangıç gibi görünse de derin suların altına gömülen Rubaiyat’ın ve birçok kaybın sonu olacaktır.
“Zamanın iki yüzü var, dedi kendi kendine Hayyam, iki boyutu; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular.” (sayfa 39)
“Sözler, ister iyi, ister kem olsunlar, oklara benzerler;
sürüyle atarsın içlerinden biri hedefi vurur.” (sayfa 88)
“Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz: Kuklacı Felek Usta, kuklalar da biz. Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer. Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.” (sayfa 243)
“İnsan kendini ne kadar hazırlamış, bir duvarın ardına ne kadar iyi mevzilenmiş olursa olsun, ölüm diye uluyarak dosdoğru üzerine yürüyen zincirlerinden boşanmış bir kalabalığın görüntüsü herhalde yaşanabilecek en ürkütücü deneyimdir.” (sayfa 258)
“Kendinen emin bir sesle şöyle demek isterdim: "Seni İstanbul’dan beri seviyorum." Dudaklarım titredi, sonra büzüldü, ama hiçbir ses çıkmadı.” (sayfa 264)

0 yorum:
Yorum Gönder