7 Eylül 2024 Cumartesi

Bir Zanaatle Beklenmedik Karşılaşma | Stefan Zweig

 


Bir Zanaatle Beklenmedik Karşılaşma, Stefan Zweig.

Yazar, bu kitabında iki farklı öyküyü barındırıyor içinde. Bolca insan tiplemelerine ve gözlemlerine yer verilen öykülerde yoğun betimlemeler dikkat çekiyor; okurun merakını ve ilgisini canlı tutmayı başarıyor.

Bir Zanaatle Beklenmedik Karşılaşma, kitabın ilk öyküsü olarak karşılıyor bizleri. Paris’in yoğun sokaklarından birinde bir köşede oturan adamın, kalabalık içerisindeki insanları gözlemlerken içlerinden birinin dikkatini çekmesi üzerine peşine düştüğü yabancıyı ve onun gizemli davranışlarını çözümlemeye çalışmasını ele alıyor. 

Prater’de İlkbahar, kitabın içinde yer alan ikinci ve son öyküdür. Bir kadın karakterin duygularını ve düşüncelerini gizlediği ve kendini ait olmadığını hissettiği bir şehirde, bir günlüğüne başka biri gibi davranarak -adeta bir maske takarak- Prater’in sokaklarına karışıp hiç olmadığı kadar mutlu bir gün geçirmesine şahit oluyoruz. Aslında bir günlüğüne de olsa taktığı o maskeye, geçmiş yaşantısından aşina olsa da gerçek mutluluğu uzun süredir yaşadığı hayatıyla birlikte çoktan unutmuştur. Peki, kadın karakter gerçekte hangi hayatını maskelemiştir?


“1931 yılının o tuhaf nisan sabahındaki hava muhteşem ve ıslaktı, ancak güneş de açmıştı. Pamuk şeker gibi tatlı, serin, nemli ve berraktı hava; pırıl pırıl bir bahar havasıydı; Strasbourg Bulvarı’nın tam ortasında yeni biçilmiş çimlerin ve denizin kokusunu duymak insanı şaşırtıyordu.” (sayfa/1)


“Çünkü hiçbir sanat, gerçeğin kendisiyle yarışamaz.” (sayfa/14)


“İnsanın ruhunun derinliklerini yanan bir kibritin alevi gibi bir anda aydınlatan da küçük ayrıntılar değil midir zaten?” (sayfa/26)


“Ancak herkes de bilir ki, yardım çağrısında bulunmayan bir insana yardım etmekten daha zor bir şey yoktur, çünkü yardım dilenmiyorsa mutlaka son bir şey daha vardır: Israr edip incitmememiz gereken gururudur bu.” (sayfa/27)


3 Eylül 2024 Salı

Güney Kore Seyahati

 


Merhaba sevgili okur.

Hayallerimden birini daha gerçekleştirmiş olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Şöyle geriye doğru dönüp bakınca yaşadıklarım, biriktirdiğim güzel anılar ve tecrübeler bir rüyaymış gibi hissettiriyor. Yaklaşık 1,5 ay öncesinde ani bir kararla Güney Kore’ye seyahat etme kararı aldık. Ancak henüz bir şeyler net değildi. Seyahatimiz netlik kazanana kadar pasaport işlemlerini ve Güney Kore’ye girebilmenin ilk adımı olan KETA vizesini hallettik.

KETA’mız bir saat içerisinde onaylandı. Vizenin onaylanmış olması ülkeye kesin girebileceğiniz anlamına ne yazık ki gelmiyor. Güney Kore’ye vardığınızda havalimanında polisler tarafından sorguya alınma ve geri gönderilme ihtimalimizin çok yüksek olduğunu bilerek uçak biletlerimizi aldık ve otel rezervasyonumuzu yaptırdık. Özellikle Türk vatandaşlarının neden sorguya alındığına gelecek olursak son yıllarda turistik amaçlı ülkeyi ziyaret etmeye giden ve dönmeyen, kaçak yollarla orada çalışan ya da öğrenci pozisyonunda orada kalan insanlar olunca Güney Kore böyle bir önlem almaya karar vermiş ve gri listeye eklenmişiz. Tüm bu olumsuz düşünceler zihnimizdeyken diğer yandan da ilk kez bir doğu asya ülkesi ziyaret edecek olmamızın heyecanını da bastıramıyorduk.

Biletleri aldığımız günün tarihi geldi çattı. İşte, beklenen an geldi ve bizi Güney Kore’ye götürecek olan uçağımıza bindik. Yaklaşık 13 saatlik bir uçuşun sonlarına doğru uçak görevlileri, Güney Kore hükümetinin ülkeye giriş yapacak kişilerden doldurmasını istediği belgeleri yolculara dağıttı ve biz de belgeleri doldurduk. 



sarı renkli kağıt, sağlık durumunuzla ilgili bir belge.

küçük olan ise, varış kartı: kişisel bilgileriniz, konaklayacağınız yer, mesleğiniz gibi bilgileri içeriyor.

Ardından Güney Kore havalimanına vardık. Pasaport kontrolü sırasında kenara çekilip sorguya alınmayı beklerken, hatta gerekli tüm evrakları bile hazırlamışken 

-gidiş-dönüş biletleri, otel rezervasyonu fotokopileri- polis memuru kolay bir şekide vizeyi pasaportumuza yapıştırdı ve böylelikle ülkeye giriş yapmış olduk. 

Havalimanından dışarıya çıkana kadar havanın ne kadar sıcak ve nemli olabileceği konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Öncesinde kalacağımız yere varmak için bizdeki havaş gibi otobüslerin olduğu bir firmanın biletlerini makineden aldık.




Sonrasında otobüse binerek Incheon Havalimanı’ndan Seoul’e doğru sürecek olan yolculuğumuza başladık. 12 günlük Güney Kore gezimiz böylelikle başlamış oldu. Öğleden sonra kalacağımız yere vardık. Tabii Güney Kore’ye geleceğimden Koreli mektup arkadaşımın da haberi vardı. O da en az benim kadar heyecanlıydı. Nasıl bir karşılaşma olacaktı çook merak ediyordum. 

Otelde biraz dinlendikten sonra kendimizi dışarıya attık. Hava gerçekten çok sıcaktı. Esen rüzgar bile sıcak esiyordu. Koreli arkadaşım bizi karşılamak için kaldığımız yere gelebilceğini söyledi, biz de onayladık ve heyecanla onu beklemeye başladım.



Ve beklenen an.

Arkadaşım o kadar tatlı ve sevecendi ki -maşallah- sanki sadece mektup arkadaşı değilmişiz de yakın iki arkadaşın uzun zamandır birbirini görmediği; yine birbirini görünce sarılıp konuşup özlem giderdiği türden bir selamlaşmayla karşılaştım. Çok mutlu oldum. Bir de bana şöyle tatlı mı tatlı bir buket hazırlamış. Arkadaşımın çiçekçi dükkanı var. :) Pembeyi sevdiğim için böyle bir aranjman yapmış. Bu kısmı yazarken hâlâ tebessüm ediyor ve o ân gözümde yeniden yeniden canlanıyor. Arkadaşımın heyecanını görmeliydin sevgili okur. 

Karşılaşmamızın ardından arkadaşım eşliğinde etrafı gezindik. Sonra yemek yemeye geçtik. İlk akşam yemeğimiz çok güzeldi. Zaten Kore mutfağını seven biri olarak bu tatlara İstanbul’da iken de aşina biriydim. Çok sık olmasa da arada Kore mutfağını denemeye giderdim.



dak kalguksu: tavuk, mantar, tavuk suyu, taze soğan, beyaz soğandan oluşan bir çorba.

mandu: bizdeki mantı gibi bir şey, iç harcı çeşitli olabiliyor. Bizim seçtiğimizde patates vardı.

turp turşusu: kırmızı renkli olan.

İlk akşam yemeğimiz bize iyi geldi. Yenilenmiş gibi hissettik. Restoran sahibi teyzeler çok tatlıydı. Ara ara yemek yerken tepkilerimize baktıklarını fark ettim. Yemeğin sonunda Koreli arkadaşımdan öğrendiğim kelimeyle teyzelere korece “lezzetliydi” dedim ve sonrasında herkeste hoş bir gülümseme oluşuverdi. :)



Yemekten sonra yürüyüş yaptık. Sessiz sakin sokaklarda sohbet ederek bir yandan da resimler çekerek ilerledik. Akşam olmasına rağmen hâlâ bir serinlik yoktu. Sokaklarda dolaşırken dikkatimi çeken şeylerden biri etrafta hiç çöp konteynerinin olmayışıydı. Bunun nedeni ise eskiden halkın çöpleri ayrıştırmadan konteynera atmalarıymış. Hükümet bunun önlemini almak için çöp konteynerlerini kaldırtmış ve o zamandan beri halktan her kesim çöpleri ayrıştırarak atmaya başlamış. Biz de Kore’de iken çöplerimizi hep ayrıştırarak biriktirip attık. Çöp konteynerleri olmasa da sokaklar ve caddeler de bir o kadar tertemizdi. Dikkatimi çeken diğer bir şey ise her yerde güvenlik kameralarının oluşu. Başınızı kaldırdığınız her yerde bir kamera görmeniz mümkün. Dünyanın en güvenli ülkeleri arasında gösterilmesine şaşırmamalı.



Yürüyüşümüze devam ederken o an ay, gökyüzünden bana bakıyormuş gibi hissettim. Ve o ânı fotoğraf karesine aldım. Sonrasında arkadaşımla vedalaştık ve ilerleyen günlerde birbirinden farklı ve heyecanlı günlerin bizi beklediğinden habersizce otele doğru yola koyulduk…

… devam edecek. :)

7 Ağustos 2024 Çarşamba

Yaban mersini tadında yaz esintisi

 

Mayaola Kafeterya ve Demhâne , Üsküdar.

Merhaba sevgili okur.

Görüşmeyeli epey oldu… Nasılsın? Sıcak yaz günleri nasıl geçiyor? Yaz mevsimini yaz meyvelerinin gelmesi dışında pek sevmediğimden olsa gerek ve bu yılki yaz sıcaklıklıklarının normalin kat be kat üzerinde olması dışında ben iyiyim. 

Yakın bir zamanda kız kardeşim ile buluştuk. Üsküdar’da bir kafe keşfettiğinden ve pek bilinmediğinden bahsetmişti. İnsanlar tarafından henüz keşfedilmemiş bir mekan pek kalabalık da olmuyor. Bir de orada öncesinden tatmış olduğu mor denge isimli içeceği övdü de övdü. Elbette çok merak etmiştim. 

Gittiğimiz gün şanslıydık. Mekan sessiz ve sakindi. Mekan sahipleri güler yüzlüler ve sohbet etmeye açık insanlardı. Böyle yerleri ekstra seviyorum. Böyle insanlar neşemi arttırıyor, günümü daha da güzel kılıyor. Üst kata çıkıyoruz. Merdivenlerin sonunda bizi duvar kısmına asılmış canlı bitkiler karşılıyor. Bu köşeye bayılıyorum. üst katta iki yakın arkadaş olduğu izlenimini veren ve neşe ile sohbet eden iki kişi dışında bir de biz vardık. İçerisi çok otantik bir tasarım ile dizayn edilmiş. Bir tarafta eski kitapların yer aldığı iki raftan oluşan küçük bir kitaplık; hemen yanında mum ve duvara monte edilmiş kibritlerin yer aldığı kibrit kutusu. Oturduğumuz masadan uygulama üzerinden siparişimizi veriyor ve beklemeye başlıyoruz.

Bu esnada biriken sohbet konuları bir bir dökülüyor masaya. Ve birden beklenen mor denge içeceklerimiz geliyor. İçerisinde yaban mersinlerinin olduğu, farklı renklerde buz küplerinin yer aldığı içecek sıcak havalarda içilebilir bir tat bırakıyor ağızda. İçerisinde yer alan yenilebilir çiçekler de farklı bir deneyim sunuyor.

Bir gün yolunuz Üsküdar’a düşerse burayı tavsiye ediyorum ama umarım bir süre daha şimdiki gibi çok keşfedilmemiş bir mekan olarak kalmaya devam eder.



Yaban mersinli şeftalili kek

Şu aralar yaban mersinini kahvaltıda, yaptığım keklerde epey kullanıyorum. Tatlı ekşi bir tadı olsa da tatlılara çok yakışıyor. Görseldeki de iki gün önce yapmış olduğum bir kek. Tadı çok beğenildi. Tarifini buraya bırakıyorum. Umarım tarifi deneyip beğenenler olur. 

Yaban Mersinli Şeftalili Kek Tarifi
  • 3 adet yumurta (oda sıcaklığında )
  • 2 yemek kaşığı yoğurt
  • 4 yemek kaşığı -dolu olacak şekilde- tereyağı
  • Yarım su bardağı şeker
  • 1,5 su bardağı un
  • 1 tatlı kaşığı kabartma tozu
  • Göz kararı limon kabuğu rendesi(yumurta kokusunu alması için)
  • Üzeri için şeftali/nektari ve yaban mersini

Yapılışı

  • Bir kaba tereyağı, yoğurt, şeker koyulup homojen olana kadar çırpılır. 
  • Sonra yumurtalar karışıma teker teker eklenir ve çırpılmaya devam edilir.
  • En son limon kabuğu, un ve kabartma tozu eklenir ve çırpılır.
  • Oluşan karışımı yağlamış olduğunuz kek kalıbına dökün; üzerine şeftali/nektari ve yaban mersinlerini dizip önceden ısıtılmış olan 180 derecelik fırına yerleştirin.
  • Pişme süresi fırınınızın durumuna göre değişiklik gösterebilir. Kekinizi ara ara gözlemleyip üstü kızarmaya başladıktan sonra bir bıçak yardımıyla batırıp pişip pişmediğini böyle deneyebilirsiniz.


Kekin son hâli

Yaban mersini tadında geçen birkaç günüm böyleydi. Havalar gerçekten çok sıcak ve bunaltıcı. Böyle günlerde kendine çokça dikkat et sevgili okur.
Yeniden görüşmek dileğiyle. 
Sağlıcakla kal!

2 Temmuz 2024 Salı

Beyazlı Kadın | Wilkie Collins

 



Beyazlı Kadın, Wilkie Collins.

İngiliz edebiyatının Victoria dönemini yansıtan ve gotik edebiyatın gerilimi ile psikolojik gerçekçiliği kaynaştıran kitap, gotik türün ilk örneği olarak karşımıza çıkar. İlk olarak haftalık bir dergide yayımlanan ve büyük ilgi gören Beyazlı Kadın daha sonra bir kitap haline getirilir. 
O dönemde yazarın yakın arkadaşı olan Charles Dickens, Collins’in ünlenen eseri Beyazlı Kadın’ı taklit ederek bir eser yazmaya çalışmıştır. Collins’in en önemli eseri olarak nitelendirilen Beyazlı Kadın okunduğu her dönemde büyük bir ilgi ve merak uyandırmaya devam etmiştir.

Kırsal bir malikanede amcaları ile yaşayan Marian ve Laura aynı anneden farklı babalardan dünyaya gelen iki kız kardeştir. Annelerinin vefatından sonra amcalarıyla Limmeridge’de ikamet ederler. İki genç kız kalabalıktan uzakta bir yaşam sürerken hayatları, Walter Hartright isimli bir resim öğretmeninin dahil oluşuyla değişmeye başlar.

Walter, ilk iş gününde malikaneye doğru süren yolculuğu sırasında beyazlara bürünmüş bir kadın görür. Bembeyaz giyinen ve soluk teniyle patikada ayakta dikilen esrarengiz kadının genç adamla kısa bir konuşması olur ardından oradan uzaklaşarak gözden kaybolur. Yaşadığı bu tuhaf olayın ardından malikaneye varan Walter, ders vereceği genç hanımlarla tanışınca yolda gördüğü beyazlı kadının evin kızlarından Laura ile olan benzerliği dikkatini çeker.

Günler geçip giderken Walter ve Laura arasında duygusal bir yakınlık başlar. Bunu sezen Marian, Walter’ın aileleri için uygun olmadığını kibar bir dille anlatır ve işini bırakıp Londra’ya gitmesini söyler. Walter kalbi kırık bir şekilde Londra’ya gider. Bu gelişmelerden sonra Laura amcası tarafından, Sir Percival adında soylu bir adamla nişanlandırılır. 

Laura ve Marian’ın hayatlarına dahil olan bu yeni adam, onların kötüye gidecek olan hayatlarının da başlangıç bileti olur. Sir Percival ardında sakladığı birçok sırla yalanlar üzerine Laura ile kurduğu yeni evliliklerinde kötü niyetini açık etmeden yürütmenin planlarını yapar. Ancak Marian’ın sevgili kız kardeşi Laura’yı koruma içgüdüsüyle Sir Percival’ın kötü emellerini bir bir ortaya çıkarmaya kararlıdır.


“Kimimiz hayatı koşarak yaşar, kimimizse ağır ağır yürürüz.”
(sayfa/58)


“Resmin söyleyebileceği bu kadar işte, belki de daha derine ulaşabilen fikrin ve kalemin de kendi dillerinde söyleyebilecekleri bu kadardır.”(sayfa/62)


“Kelimeler bizi yaralayacakları zaman devleşir, bize hizmet edecekleri zamansa cüceleşir.” (sayfa/76)


“Onun ve benim kalplerimize kış gelmişti bile!” 
(sayfa/82)


“Puslu, boğucu bir akşamdı. Havada sıkıntı vardı, bahçedeki çiçekler boyunlarını bükmüşler, toprak da çatlamış ve kurumuştu. Batıda, kıpırtısız ağaçların üstünden gördüğümüz gökyüzünün rengi soluk sarıydı, güneş bir pus tabakasının içinde yavaşça batıyordu. Yakında yağmur geleceğe benziyordu, herhalde o gece yağmaya başlardı.” 
(sayfa/302)

“Anlaşılmaz dünyamızın her köşesinde sıradanla dehşet verici olan iç içe geçmiştir. Koşullardan kaynaklanan ironi hiçbir korkunç felakete saygı göstermez.” 
(sayfa/618)


 

BİRPEMBESEVER